29 Kasım 2015 Pazar

Yazarak yaşamak, yaşayarak yazmak.

    Yazmıyorum. Ben aylardır yazmak nedir bilmiyorum. Elleri bilgisayar klavyesinden saatlerce ayrılmayan bir kız olarak ben, aylar sonra bir anda klavye başına geçiyorum. Yazmaya başlıyorum, yeniden başlıyorum. İki dakika sonra tıkanıp kalacağımı bile bile yapıyorum belki de bunu. Ama olsun. Ne olursa olsun. Neticede yazıyorum.

    Niye bu kadar çok seviyorum yazmayı, niye bu kadar çok bağlandım yazmaya ve neden bu kadar çok yazıyorum bilmiyorum. Ben bazen kim olduğumu bile bilmiyorum, bakmayın böyle dediğime. Ne yapıyorum, etrafa gülerken aslında ne hissediyorum...''Yazmak iyi hissetmeme sebep olan şeyler arasında'' derken bile, yazdığımda gerçekten iyi hissediyor muyum? Bilmiyorum.

    Bir an geldi, belki de bir dürtü. Yazmalıyım dedim kendime. Ne yazdığımı bilmiyorum dedim ya size. Sadece ve sadece yazıyorum. Ne yazdığımı bilmeden, ellerim geziyor bilgisayar klavyesinin üzerinde.

    Bazen çok sıkılıyorum şu hayattan. Durdur tuşu olsaydı da, biraz kafa dinleseydim diyorum. Yaşadığım ama geçmişte kalan güzel anılar aklıma gelince, keşke geri sarma tuşu olsaydı diyorum. Bir de yaşamak istemediğim şeyler vardı tabi, artık dinlemediğim bir müziği listemden siler gibi silmek istiyorum onları da hayatımdan. Hayatımı bir müzik çalara benzetiyorum işte, ne kadar komik değil mi? Ama gerçek olsaydı eğer, hayat daha katlanılabilir olurdu, biliyorum.

    ''Yazmaya, yazılara devam mı?'' diye soruyor arkadaşlarım, ''artık bıraktım uzun süredir yazmıyorum'' diye gülüyorum. Gülüyorum, yazmadığım için, acılarımı dışarı vurmadığım için kendimi dünyanın en mutlu insanı ilan ediyorum o an. Ama öyle olmadığını, bir tek ben biliyorum. ''Yazmak mutsuzların işidir, mutlu insan yazmaz.'' düşüncesini kural edinmişim kendime, yazmayınca kendimi mutlu zannediyorum. Ne kadar ilginç değil mi? Kendimi nasıl kandırdığımı görünce, bazen ben bile şaşırıyorum.

    Demek ki neymiş arkadaşlar? Yazmayınca, mutlu olunmuyormuş. Bu kız yazmıyor diye, mutlu sayılmıyormuş. Yazmadığı için, yazmadığı her kelime, her cümle için ne çok şey atıyormuş içine. Ama bazen de, yazmak onu gerçekten mutlu ediyormuş.

    Yazınca mutlu, yazınca mutsuz.
    Yazmayınca mutlu, yazmayınca mutsuz.

    Böyle bir kısır döngü, devam edip duruyormuş hayatında.
    Ne memnunmuş halinden, ne de itiraz edecek hali varmış.

    Yaşayıp gidiyormuş işte,
    Kah gülerek, kah ağlayarak.
    Ama en çok da yazarak...

6 Ekim 2015 Salı

''Şiir, şairin değil yazdıranın marifetidir.''

     Çok kötü hissettiğimiz anlar vardır. Üzüntüden ne yapacağımızı bilemediğimiz anlar vardır. Hele ki sıkıntımızı anlatacak kimsemizin olmadığını anladığımız an… Bundan daha kötüsü olamaz. Ama bazen anlatmak için canlı birine gerek yoktur. Bir insanı karşımıza alıp anlatmamız gerekmez, ya da bizi dinleyen birilerinin olması gerekmez sıkıntımızı dile getirmek için. Ya da şöyle söylemeliyim, cansız dostlar da vardır sizi dinleyebilecek. Örneğin kâğıt, bir defter ya da bir günlük.

     Canım sıkkın olduğu zaman birilerine ihtiyaç duydum bu zamana kadar. Karşımda biri olmalı, beni dinlemeli ve bana moral vermeli dedim. Ta ki, üzüntümü sayfalara döküp kalem ve kâğıtla arkadaşlık kurana kadar. Şimdi kalem ve kâğıt benim en iyi arkadaşım. Daima yanımda olan ve beni en iyi anlayan…

     Ben kağıtla konuşuyorum biliyor musunuz? Ona içimi döküyorum. O da beni koşulsuz ve yargılamadan dinliyor. Tıpkı bir dost gibi. Bazen dilim tutuluyor, içinde olduğum durumu kelimelere dökemez hale geliyorum. O arada da kalemim giriyor devreye. Lafı ağzımdan alıyor parmaklarıma veriyor, onun sayesinde çektiğim acılar daha katlanılabilir hale geliyor. Çünkü yazıyorum.

     Şiir yazıyorum, deneme yazıyorum. Bazen sadece yazıyorum, ne olduğuna bakmadan.
Çünkü insanlar yüzüne gülüp arkandan konuşuyor, çünkü onlar yalancı, çünkü onlar vefasız… Çünkülere nokta koyacak bir kelime bulamıyorum. Çünkü, çünküler sonsuza kadar uzanıyor.
‘’Yazmak, mutsuzluktur. Mutlu insan yazmaz.’’ Demiş İlhan Berk. Öyle mi gerçekten? Şiir yazanlar için de geçerli sayıyorlar bu sözü. Şiir iyidir, okurum, çok severim. Şiir okur, şiir yazar, şiir yaşarım. Ama kötüdür. ‘’Şiir güzeldir ama kötüdür’’ lafı, ‘’Sigara zararlı ama iyi geliyor’’ la ölümüne yarışır zannımca.

     Dikkat edin, yazılan şiirlerin güzelliğiyle şairin çektiği acı doğru orantılıdır. Şair ne kadar güzel şiir yazıyorsa, o kadar çok acıyordur canı.
Hatta şunu da eklemeliyim, şiir şairin değil yazdıranın marifetidir. Şiir yazdığınca güzeldir ve yaşanmadığınca. Yaşanan şeyler şiir değil anı olur zaten.

     ''Yaşanmayanlar, yaşanamayanlar şiirdir bu evrende. Yaşamayanlar ve yaşayamayanlar da şair…''

14 Eylül 2015 Pazartesi

İsimsiz.

''Her şey sıradanlaşıyor ve tadı kalmıyor yaşanılanların. Başa dönüyoruz, yine yeniden aynı şeyleri yaşıyoruz. Bugün dünün aynısı ve yarının bir benzeri olacak gibi. Sen, ben ve diğerleri çok benziyoruz. Farklı olduğunu sanarak başladığımız her ilişkide yine aynı şeyleri yaşıyoruz. Maddenin aşkın önüne geçmediği zamanlarda doğmuş olmalıydık. Biraz daha beklentisiz ve kaygısız yaşayabilirdik o zaman. İşte bu zamanların pek bir samimiyeti yok çünkü biz yaşamayı değil yaşama tutunmayı deniyoruz ve öğrenemeden gidiyoruz.''

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Sesimi duyan var mı? / 17 Ağustos 1999

Bir gece düşünün
Tüm sessizliğiyle sürüp giderken
Bir uğultuyla herkesi yataklarından kaldıran
Küçücük çocukları annesiz babasız bırakan
Onca insanın hayatına mal olan
16 Ağustos gecesini bir düşünün...
Öpmeden yattığınız anne babanızın, küs ayrıldığınız arkadaşınızın, sürekli kavga ettiğiniz küçük kardeşinizin bir sabah kalktığınızda öldüğünü düşünün.
45 saniye içinde 16 milyon insanın hayatını etkileyen, koca bir şehri yok eden o büyük sarsıntıyı bir düşünün.
Beton yığınına dönmüş binaların altından gelen kurtarılmayı bekleyen insanların yardım çığlıklarını bir duysun kulağınız.
Çekmeyen telefon şebekeleri, kesilen elektrikler, çalan ambulans sirenleri, o gecenin simsiyah karanlığında olduğunuzu bir hayal edin...

İçiniz ürpermedi ise, tüyleriniz diken diken olmadıysa üzülerek söylüyorum ki siz bir kalbe sahip değilsiniz ve vücudunuz bir et parçasından ibaret demektir.

Tam 16 yıl önce bugün, Kocaeli'de oturan kardeşlerimiz ve Marmara'daki çevre iller bu yazdığım satırları ve daha fazlasını yaşadılar. Anlatılmaz yaşanır derler ya, ben de yaşamadım ama tahmin edebiliriz sadece. Gerçekle yüzleşen, o korkunç anları bire bir yaşayan depremzedeler var.

Çoğu kişi annesini babasını kaybetti, bir baba küçük yavrusunu kaybetti, bir çocuk oyuncağını kaybetti. Kayıp giden hayatlar, yitirilen hayatlar, sayılamayacak kadar fazla. 16 yıl önce bugün tam 17 bin 480 kişi hayatını kaybetti.

Belki çarpık kentleşme idi sebebi, belki ihmal belki de kader. Ne olursa olsun millet olarak çok kötü günler geçirdik bu olayla birlikte. Unutulamayacak şeyler yaşandı o depremde. Bugün; yaşadığı ağır travmaları atlatanlar da var, acısını hala dün gibi aklında tutanlar da.

Milletçe yaşadığımız her acı olay ders olmalıydı bize, önlem alınmalıydı ve bir daha tekrarlanmaması için elimizden gelen her şeyi yapmalıydık. Sorsam peki; bilinçlendik mi yaşanılan bu olaydan sonra? Cevabını hala bilmiyoruz.

Diyecek söz yok artık.
Allah yitip giden canlara rahmet eylesin, mekanları cennet olsun inşallah.
Depremde yakınlarını kaybeden tüm arkadaşlara da tekrardan baş sağlığı diliyorum.
Milletimizin başı sağ olsun.
Unutmadık ve unutmayacağız... ∞



8 Ağustos 2015 Cumartesi

Dostum, iyi ki var.

   Hayat hepimizin istediği şekilde ilerlemiyor bazen. Bazı kararlara engel olamıyoruz. Hele ki canınızdan çok sevdiğiniz kız kardeşinizin doğum gününü elinizde bir pastayla kutlamak yerine, ona blogunuzda bir doğum günü mesajı yazmak için uğraşıyorsanız...Evet, hayat bazen çok acımasız.

   Bu bizim ilk ayrılığımız ve bu bizim ayrı geçirdiğimiz ilk doğum günü. Bu açıdan geçen seneki doğum günlerini düşününce insan hüzünlenmiyor değil. Neyse, geçiyoruz bunu. Blogumda o kadar yazı varken, benim için hayattaki en değerli kişi, dostum dediğim kişi için de bir yazı olmalıydı elbet. Yazıyorum ve olacak.

    Her koşulda birbirinin yanında olmayı, dostunun hatalarını örtmeyi, onu öz kardeşi kadar sevmeyi ve korumayı, bir o kadar da tanımayı, canı acıdığında kendi canıymış gibi üzülmeyi herkes beceremiyor. Bu maddeleri daha çok uzatabilirdim ama yazmama gerek yok. Çünkü biz bunların hepsini ve daha fazlasını yaşıyor olan iki dostuz. Eğer gerçek bir dosta sahipseniz, dünyanın geri kalanına ihtiyacınız yoktur. O kişiyi bulduysanız, kaybetmeyin ve gitmesine izin vermeyin.

    Dostlar, Tanrı'nın bize vermeyi unuttuğu kız kardeşlerimizdir. Ece de, benim kız kardeşim. Yaşadığım her zorlukta, üzüldüğüm her anda, umutsuzluğa düştüğüm her zaman yanımda olduğunda; iyi ki var, iyi ki tanışmışız ve iyi ki girmiş hayatıma dediğim tek dostum. Can dostum. Ve her zaman da öyle kalacak.

   Mesafeler iki insanı ayırmaya yetmez falan derler. Ama uzun bir süre sonra insanlar istemese de araya iletişim kopukluğu girebilir. Canınız kadar çok sevdiğiniz bir dostunuz varsa, olur da bir gün onunla benimki gibi ayrılmak zorunda kalırsanız, sakın şüpheye düşmeyin diyorum. Çünkü dostluğunuz gerçekten büyükse ve inanıyorsanız birbirinize, hayatınızda değişen hiçbir şey olmayacaktır. Test edildi, onaylandı. Biz yine aynı yerdeymiş gibi saçmalıyor, her özlediğimizde kamerada saatlerce birlikte gülüyor ve her gün birbirimizle konuşmadan uykuya dalmıyoruz. Abartıyorsun falan dediğinizi duyar gibiyim? Hayır kesinlikle abartmıyorum. Gerçek dost olmak, böyle bir şey.

   Kaç yıl geçerse geçsin ben onu her arkadaşından kıskanacağım, daima her şeyimi ona anlatacağım, onu her zaman ben dinleyeceğim ve ne kadar vakit geçirirsek geçirelim her zaman özleyeceğim. Hayatıma kim girerse girsin yeryüzünde beni anlayan tek kişi her zaman o olacak.

   ''İnsan tahammül edemeyeceği zannettiği şeylere çok çabuk alışıyor ve katlanıyor.'' demiş Sabahattin Ali. Oysa biz hala ayrı olmaya tahammül edemiyor ve birbirimize kavuşunca çocuklar gibi seviniyoruz. Sadece biraz sabredeceğiz, sonra yine birlikte olacağız. Bu doğum gününü ve önümüzdeki iki yıl doğum günlerimizi birbirimizden uzakta geçirmek zorunda kalacağız ama 2 yılın sonunda bir gün o günü yine birlikte kutlayacağız. Aynı gökyüzüne baktığımız sürece, dost kalacağız. Sonsuza dek...

   Bir kez daha, hayatıma girdiğin için teşekkür ederim dostum. Ve yine bir kez daha, iyi ki varsın, iyi ki doğdun, iyi ki benim dostumsun. Mutlu yıllar canım benim, dostluğumuzla birlikte nice yıllara...Seni çok seviyor bu yazar kız ve peşini bırakmaya da hiç niyeti yok :)

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Geceler, düşünmek için fazla koyu.

   Bazı anlar vardır; yaşamını sorgulatan anlar. Bazı anlar vardır; sana bulunduğun şehri terk edip gitmeni söyleyen.

   Koca şehirde yalnız olduğu zaman da vardır insanın, yalnızlığıyla otururken çıkıp gelen kalabalıkları da. Yalnız olmak ister insan bazen. Ne kalabalık, ne mutlu, ne keyifli... Sadece ''yalnız'' olmak ister. Yalnızlık öyle bir hastalıktır ki hayatta, bırakmak istediği zaman bırakamadığı, ondan şikayet ettikçe daha çok sarıldığı insanın. Yalnızlık böyledir işte. Sadece bu. Biz yaz gecesi balkona oturursun, gözlerin gökyüzüne dalar. Yıldızlarla bakışırsın ama sadece bakışma olmaz o. Bir bakmışsın ne var ne yok dökülmüşsün onlara, sohbet koyu...Böyledir geceler, böyle düşündürür insanı. İşte tam böyle kucaklar seni ve yalnızlığını. Düşündüğün zaman sen bile şaşırırsın.

   Sadece kulaklıktaki sesleri duymazsın, düşüncelerin de ses verir geceye, hayallerin de. Saat gecenin bir vaktidir...şehrin sessiz gürültüsü yankılanır etrafta, sana ve düşüncelerine eşlik edercesine. Gerçekleşmeyeceğini bilsen de hayal kurmak güzeldir derler. Ben hiçbir zaman katılmamışımdır buna. Çünkü hayal ettiğim şeyleri her zaman gerçekleştireceğimi düşünürüm. Hatta bazen gerçekleştirmeyeceğim şeyin hayalini kurmayı yasakladığım olur kendime. Ne dersiniz deyin, ya delilik, ya saflık, belki de Polyannacılık. Arada düşünmüyor değilim. Onu taklit ettiğim ve masalından rolünü çaldığım için ne kızıyordur bana Polyanna. Evet evet, ben tam olarak böyle bir deliyim.

   Bazen ne mutludur insan, ne de mutsuz. Ne ağlamaya takati kalmıştır, ne de gülmeye. Böyle anlarda hissiz olmak ne güzel şeydir, ne keyifli şey. Bunu yalnız yaşayanlar bilir. Özgürlüğün sanıldığı kadar kolay olmasını isterdim ben. İnsan bazen yıllarca bekler, özgür olabilmek için. Bir karavan, içinde binlerce kitap, binlerce müzik ve yanında tek bir kişiyle kaçıp gitmek bilinmezlere...kim bilir ne kadar da özgürlüktür?

   Biliyorum dertlerin büyüklüğü ölçülmez ve kimse yargılanamaz derdiyle. Ama dert derttir işte, ne eksik ne fazla. Sizinki ne bilmem, benimkini bilemezsiniz. Ne olursa olsun haline şükretmeyi bilmeli insan. Umut da en tatlı zehirdir. Fazlası hayallerini yıkar insanın, azı çekilmez hale getirir hayatı. Sokaktaki o çocuk adı kadar ''Umut''lu, biz insanlar neden bu kadar umutsuzuz peki? Neden bazı gecelerde uyku değil de umutsuzluk bastırır içimizi?

   Böyle anlarda yıldızlar iyi gelir bana, belki konuşmazlar ama sayıları ve ışıklarını izlemek güzeldir zannımca. Yanında olduğunu hissettiren insanlar da vardır etrafında ama gece olup ışıklar sönünce yıldızlardır senin yanında, her zaman, koşulsuzca. Bazen de her zaman yanında olan insanlara güvenmezsin de gider 883 km uzaklıktaki insana güvenirsin. Güvenmenin mesafesi yoktur çünkü, meselesi vardır. Uzun zaman alır oluşması, tek bir saniye sürer yok olması. Bazı insanların varlığı ve yokluğu gibi...

   Fazla gevezelik ettim, böyle oluyor işte gökyüzüyle bir gece geçirmek. Açtıkça açtırıyor içini kendisine, seni anlamayanlara inat. Bazı geceler, düşünmek için fazla koyu. Ve bu gecelerde düşünceler fazla derin... Bir gün, bir an gelecek, bu şehirden arkama bakmadan gideceğim. İşte o zaman yalnız olacağım gerçekten. Ve yanımda yalnızlığımdan başka kimseyi bulundurmayacağım.

   Bu yüzden; yalnızlık sonuna kadar, yalnızlık sonsuza kadar.
   

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Hoş geldin yalnızlığım.

Bugün ne de karanlık bir gün.
Gün aymamış, kararmış adeta.
Yağmurlu ve bulutlu bakıyor gökyüzü.
Gri kaplamış her yeri.
İçimi de kapladığı gibi.

Hadi kalk artık yalnızlığım,
Bak öğlen olacak neredeyse.
Gel güzel bir kahvaltı yapalım seninle.
Sonra da oturalım karşılıklı,
Her zaman yaptığımız gibi,
Konuşalım…
Konuşalım…

Zaten kimim var ki senden başka?
Sen de olmasaydın kafayı yerdim.
Bir insanın sahip olabileceği,
En güzel arkadaşsın sen benim için.
Sakın bırakma beni,
Seninle var oluyorum ben.

İtiraf ediyorum,
Seninle arkadaş olmak,
Benim seçimim değildi.
Mecbur bırakıldım buna.
Ait olduğum yeri buldum sende,
Sonra anladım,
Aslında hep benimleymişsin.

Kahve yapacağım kendime,
İster misin sen de?
Gel beraber izleyelim,
Kahve bardağından yayılan dumanı.
Seninle daha bir keyifli.

Hep ben konuşuyorum ama
Sen hep dinliyorsun.
Biliyorum konuşuyorsun sen de,
Başkaları duymuyor,
Bir tek ben duyuyorum seni.

Bundan sonra sadece ikimiz varız.
İyisiyle kötüsüyle her şeyi,
Beraber yaşayacağız.
Burası benim dünyam,
Sen benim dünyama aitsin artık.
Dünyama hoş geldin yalnızlığım.
Sen ve ben, ne de çok yakışacağız.