30 Aralık 2016 Cuma

Aşk Gibi Okumak

    Kitaplara ve okumaya neden düşman insanlar? ‘’Kitap okumayı çok seviyorum’’ diyenleri niye eleştirir ve dışlarlar? Bunu hiçbir zaman anlayamayacağım sanırım. Kitaplara düşman olmak, bilgiyi ve gelişimi reddetmektir. Kitap okumak sıradan bir eylem değildir. “Ben kitaplarımı değil kitaplarım beni ortaya çıkarmıştır.” Demiş Montaigne. Kitaplardır insanları ortaya çıkaran, insanları insan yapan, onları geliştiren, ufkunu açan, bambaşka bir dünyanın kapılarını aralayan.

    Bir insana saçının, göz renginin güzel olduğunu değil okuduğu kitapların güzel olduğunu söyleyin. Çünkü okuduğu kitaplar onun seçimiyken; saçı, göz rengi veya fiziksel özellikleri değildir. Kitap okumanın güzelliklerini gören, kendini geliştiren, ufkunu açan, okudukça güzelleşen insanların yanında; bu eylemi zorunluluk olarak görenler de var. Öğretmenlerinin veya çevresindekilerin zoruyla kitap okumaya çalışan, kitaptan daha da nefret edenler… İtiraf edeyim, ben de bir zamanlar o gruptaydım. Nasıl oldu da birden kitap deyince gözleri parlayan bir insan oldum, ben de hayret ediyorum hala. Önceleri nefret ettiğim elime almadığım o dikdörtgen, rengârenk kapaklı, mis gibi kokan, içinde bambaşka dünyalar barındıran kitaplar, şuanda en iyi dostlarım oldu benim. Sevdikçe sevesim yanımdan ayırmayasım geldi, hiç elimden düşmedi. Diyeceğim o ki, bir kitaptan nefret etmekle onu en iyi dostunuz yapmak tamamen sizin elinizde olan bir şeydir.Çevrenizdeki herkes gidebilir, sizi bırakabilir ve hayatınızdan çıkabilir. Kitaplar sizi asla terk etmez. Onu kendinize bir dost yaparsanız, arkadaşlığınız hiç olmadığı kadar uzun olabilir ve bir haritanın yol göstericiliğinden daha güzel rehberlik yapabilir size.

    Elif Şafak’ın okumakla ilgili çok sevdiğim bir sözü var; ‘’Aşk gibiydi okumak da… Neden, nasıl müptelası olduğunu, bilen zaten gayet iyi bilirdi; bilmeyene de anlatamazdın bir türlü…’’ Girdiğiniz bir ortamda hobilerinizi sorduklarında veya konu kitaplardan açıldığında gülerek ‘’Kitap okumayı çok severim ben’’ dediğiniz oldu mu? Ve aynı zamanda size garip bakışlar atarak ‘’Kitaplar sevilir mi ya’’ diyerek dalga geçtikleri? Çok sık yaşadığım bir durum benim. Elif Şafak’ın dediği gibi, aşk gibi okumak. Kitap seven biriyle karşılaştığımda yaşadığım sevinç, kitaplardan bahsetmememiz, kitaba olan tutkumuzu dile getirmemiz, yaptığımız muhabbetler en büyük mutluluk benim için. Kitapların en güzel dostlar olduğunu, tutkulu bir aşk olduğunu, kitap okuyanlar zaten gayet iyi biliyor. Kitap önerilerinde bulunduğum, kitapları sevdirmek için uğraştığım arkadaşlarım da oldu. Bazılarında gerçekten başarılı olduğumu söyleyebilirim ama kitapları bilmeyen ve sevmeyi ısrarla reddeden birine de kitap sevgisini anlatamıyordunuz bir türlü. ‘’Kitap okumayı sevmiyorum ben’’ kelimesini gülerek söyleyenler vardı, içler acısı durumunu böbürlenerek gösteren. Kitapların değerini, yalnızca okuyanlar biliyordu.

    Kitap okumak, telefonumuzun pil ömrünü uzatır. Ülkemizde telefonuyla veya elektronik aletlerle geçirdiği zamanı kitaplara ayıranlar insanlar olsa, belki de kurtulurduk bugünkü cehaletimizden. İnsanlar okumaktan, kitaplardan ve bilgiden çok korkuyorlardı. Ve ‘’Kitaba para mı verilir, çok gereksiz’’ deyip de falcıya para yatıran insanlar oldukça, bir milletin ilerlemesini bekleyemezdiniz. Soruyorum size; Cebindeki tüm parayı kitaplara yatırmış insanların gülümsemesiyle, tüm parasını lüks ihtiyaçları için harcayanların gülümsemesi bir olur mu hiç? Kitap fiyatlarının yüksekliğinden dolayı okuyamadıklarını söyleyen de var ama ben bu yüzden ülkemizde kitap okuyanların sayısının az olduğunu düşünmüyorum. Okumak isteyen gerçekten bir yolunu bulur, alamazsa da kütüphaneler ne güne duruyor? Kitap okumamak için bahaneler değil, kitap okumaya nedenler aramalıyız.

    Bir kitabın son kelimesini de okuduktan sonraki tarif edilemez gülümsemeyi veya o buruk acıyı, kitabın kapağını kapatıp eğik duran vücudunu düzeltip geriye yaslanmayı, gözlerini kapatıp içinden geçmiş olduğun o dünyayı hayal etmeyi, ardından bitmiş kitabı kitaplığındaki diğer kitapların yanında açtığın yere sevinçle yerleştirmeyi kitap okumayanlar bilmiyor. Düşünebiliyor musunuz? Kitap okuyanların dünyası farklı ve bu dünyaya adım atmamış insanlar var.

    Çeşit çeşit, renk renk kitaplar. Kimisi insanların üzüntülerini sevinçlerini ve yaşamlarını bize aktarırken kimisi de yeni bilgilere ışık tutuyor. Kimi kitaplardan arkadaşlığı dostluğu öğrenirken, kimi kitaplardan da şiiri, türküyü, şarkıyı öğreniyoruz. Farklı hayatlardan geçiyor, farklı pencerelerden dünyaya bakıyoruz. İnsanlar kitap okuyarak boş vakitlerini değerli kılıyorlar, kitaplar da bazen insanların hayatlarını değiştirebiliyor. Kitabın kapağına baktığımda mutlu oluyorum, kitaplığımı düzenleyip kitaplarımın tozlarını alırken mutlu oluyorum, yeni bir kitap aldığımda heyecanlanıyorum, kitabın ortalarına geldiğimde parmağımı arasına koyup okuduğum sayfalar ile okumadıklarımın kalınlığını karşılaştırıp mutlu oluyorum. Sizce de biten kitaplar hüzünlenmek için haklı bir gerekçe değil mi?

    Sevgi, koşulsuz ve daim olandır, her zaman hissettiğinizdir. Başka kimseden görmediğiniz sevgiyi, kitaplar size gösterebilir. Bir dost gibi sizi sarıp sarmalar, kendinden bir şeyler katar, sonsuz bilgilerini kıskanmadan sizinle paylaşabilir. Evet, kitap sevgisi gerçekten vardır. Bir defa alışırsanız, bir daha vazgeçemezsiniz. Hep yanınızda olsun istersiniz, sevdikçe seversiniz, yanından ayırmazsınız. Tatilde, okulda, otobüste, uçakta, trende elinizden düşmez hiç. Yapraklarını itinayla çevirirsiniz, bir sayfası kıvrılsa içiniz gider, kapağına zarar gelmesin diye koyduğunuz yerlere dikkat edersiniz. Evet, bir kitabı sevmekten ve korumaktan bahsediyorum, tıpkı bir annenin yavrusunu koruduğu gibi. Çıldırmış olduğumu düşünenleriniz olabilir ama kitapları ve okumayı sevmek böyle bir şeydir işte, sevmeyenlerin bilemeyeceği.

    Kitaplar ebedi dostlarımızdır. Dünyada çok zor bulabileceğimiz şeylerden biri de, daima yanımızda olacak bir dosttur. Umarım bazı insanların kalıplaşmış düşüncelerini değiştirebilmişimdir bu yazıyla. Hala okuyanların bu güzel dünyasına girmediniz mi yoksa? Hadi bir adım atın. Evden çıkın ve dostlarla dolu bir kitapçıya gidin. Kendinize bir dost seçin ve ona kendisini anlatması için bir şans tanıyın. Pişman olmayacaksınız, aksine hayatınızın her anında yanınızda olacak ebedi bir dost kazanacaksınız. Kitaplardan korkmamanız ve okumayı hiç bırakmamanız dileğiyle…

10 Eylül 2016 Cumartesi

Ayrılıkların Başkenti

   Ayrılıklar hiçbir insan tarafından sevilmese de, kaçınılmaz olduğu bir gerçektir. Hayatın her alanında veya eninde sonunda bir ayrılıkla karşı karşıya kalırız. İstemesek de, elimizden gelen bir şey olmaz. Kimden ayrıldığımız önemli midir o kadar? İster aile olsun, ister akraba, ya da yakın bir arkadaş… Hayatta değer verdiğiniz kim varsa, ayrılık yaşatır size bu acıyı. Kaçamazsınız.

   Otobüs terminalleri var ya, her gün binlerce yolcunun gidiş gelişine şahit olan. Dikkatle incelediğinizde ne kadar da içiniz burkulur. Hem acı hem de tatlı telaşları içinde barındırır. Evine gitmeyi bekleyen bir üniversite öğrencisi için tatlı bir heyecandır. Sevdiğini uğurlayacak olan bir adam için büyük sessizliktir, acıdır. Bakışları bile farklıdır da insanların, hüzünleri ve sevinçleri ortaktır. Bir otobüs terminali bazen hüzün şehrine bürünür, bazen de sevinç yuvasına.

   Kimse istemez ayrılıkları, kimse sevmez de gelir çatar o birlikte geçirilen vakitlerin sonunda. Tatiller bizim için güzeldir ama her tatil beraberinde kapılarını ayrılıklara açar. Tatilinizi yaparsınız, sevdiklerinizle birliktesinizdir, mutlusunuzdur ama bu veda vaktinin geldiğine işarettir. İnsanoğlu bu, çabuk alışır her şeye. Birlikte geçirilen üç gün dahi ayrılığın sizi parçalamasına yeter. Alışılmıştır ayrı kalmalara, ilk günkü gibi acıtmaz. Ama insanlar ayrı kalmaya tahammül edemez ve bir araya gelince çocuklar gibi sevinir.

   Biletler alınır bir şekilde, gidiyordur alıştığınız insanlar. Yolculuk saati değil de ayrılık vaktidir aslında o bilette yazan zaman. Toplanır eşyalar birer birer, hazırlanır valizler. Garip bir duyguyla çıkılır o evden. Terminal yolu tutulur, ha geldik ha geleceğiz derken araba otoparkta durur. Araba durduğu andan itibaren başlar o melankoli havası, içine alır sizi hüzün. Konuşacak şeyler kaldıysa da tek kelime edemez bazen insan. Büyük bir sessizlik olur herkeste, bakışlara da yansıyordur hüzün. Etrafa bakarsınız, tek siz değilsinizdir o anı yaşayan. Herkes sizinle aynı kaderi paylaşıyordur o saniyelerde. Otobüs terminalleri efendim, ayrılıkların başkentidir.

   Vedalaştığınız ve uzun süre sarıldığınız o an çok kısa gelir insana. Tek bir sarılmaya sığdırılamaz bazen ayrılıklar, dönüp tekrar sarılmak ister insan. Bir kez daha sarılsa daha az özleyecek sanki, iki saniye sonrasına bile yetmez o sarılmalar. Sarılmak ister insanlar. Sarılmak en büyük sevgi paylaşımıdır bana göre. Sarılmak, bu dünyadaki en saf şeydir.

   Biliyorsunuz tekrar görüşeceğinizi, sonsuzluğa uğurlamıyorsunuz ya sevdiğiniz insanları. Yine gelecektir, yine birlikte olacaksınızdır. Otobüs geldi, valiz yerleştirildi. Sonrası ne? Belki küçük bir yutkunuş. Bundan sonra yaşadıklarınız ifade edilemez zaten. Küçük bir yutkunuşa sığabilir ancak. Otobüsün hareket edişi ve el sallayışınız… Bir de çok duygusalsanız gözünüzden düşen bir damla yaş. Ne çok şey anlatır, ne anlamlıdır aslında.

‘’Vedalar canını sıkmasın.
Yine buluşabilmek için
bir hoşça kal gereklidir.
Dostlar için
an'lar ya da ömürler sonra
yine buluşmak
kaçınılmazdır.’’
-Richard Bach

20 Haziran 2016 Pazartesi

Bir Uçurtma Misali

    Bir şeyler başlar. Bir şeyler biter. Tüm bu kargaşanın içinde devam eden tek şey hayattır. İçine alır bizi. Sormaz hiç nereye gitmek isteriz veya bakmaz kimliğimize kimiz, neyiz?  Bazen rüzgarına katar sürükler, bazen de sular durulur sakinleştirir, dingingler. Bazen düz gider yolları, bazen de olabildiğince virajlı. Yolların nasıl olduğunun hiçbir önemi yoktur esasında. O yolda kiminle olduğumuz ve nereye gittiğimizdir önemli olan.

    Plan yapmayı seven ve hayatı kendi belirlediğiniz kurallarla yaşayan bir insansanız eğer; yandınız. Çünkü en büyük düşmanınızı -hayatı- karşınıza almışsınızdır. Hayat nefret eder planlardan, programlardan. Öyle ki, her şey planladığınız gibi gitsin isterken bir bakmışsınız tepetaklak olmuş hayatınız. İşte bu da hayatın size en büyük kazığıdır. ''Sen istediğin kadar plan yap, ben buradayım!'' deme şeklidir. Her zaman böyle yaşayamaz ki insan. Kurallar, kurallar... Bazen salmak gerekmez mi ipin ucunu? Bir uçurtma misali. Israrla sıkı sıkı ipini tuttuğunuz uçurtmanın elinizden aniden kaçtığı anı hatırlayın. Belki acı vericiydi sizin için ama o nasıl da özgürce süzülüyordu gökyüzünde.

    Hep tek şerit gitmez tabi yolları hayatın. Koşarak ya da düşe kalka gittiğin o yol birden pat diye ayrılıverir. Bazen ikiye, bazen üçe, hatta beşe. Çöker kalırsın sonra yola. Ne yapacağım, hangisine gideceğim ben diye. İşte bu da yaptığın seçimler, vereceğin kararlardır. Hayatın senden alıp gittikleri de vardır, sana verdiği güzel şeyler de. Acılar mı çıkarmaz karşına, heyecanlar mı, sevinçler mi dersin... ''Neden ben?'' diye diz çöküp ağlattığı gibi, ''şükürler olsun'' diyerek havalarda uçurduğu da olur seni. Sen de tüm bu hengamenin içinde savrulur gidersin işte, dediğim gibi, ipi aniden küçük bir çocuğun elinden kayıp gitmiş bir uçurtma misali...

    Uçurtma demişken...bak nereden nereye getirdim konuyu görüyor musun? Az önce çakıl taşlarıyla bir yoldu hayat, sen de gidiyordun bazen düşerek, bazen koşarak. Şimdi uçurtma diyorum. Evet evet, uçurtma. Şu bir iki çitanın bir arada tuttuğu bir kumaş parçası. Uçurtma olduğunu hayal et şimdi de. Yazımı hala okumaya devam ediyorsan, sıkılmamışsındır herhalde? İnsan sıkıldığı yazıyı okur mu sonuna kadar canım? Bu devirde kim neye tahammül edebiliyor ki bu kadar? Sıkılmadığına göre, hayal kurmayı sevenlerdensin sen de, bendensin kısaca. Ben hep hayal kurarım. İşte şimdi de özgür bir uçurtma olduğunun hayalini kurduruyorum sana...

    Belki bir uçurtma değiliz ama, biz de çok savrulduk rüzgarlarda. Mesele uçurtma olmak değil, mesele hangi rüzgarda savrulacağına karar vermekte. Ve sizler! Uçurtma arkadaşlarım! Hepinize iyi savrulmalar hayatta...

19 Mayıs 2016 Perşembe

Sırılsıklam

Gecenin karanlığı çökmüştü tüm şehre.
Sokakları aydınlatan şey sokak lambaları değil,
Adamın yalnızlığıydı.
Durakta otobüsten inmiş,
Bomboş sokaklarda tek başına değil,
Düşünceleriyle yürüyecekti adam.
Hazırlıksızdı bu sefer,
Gecenin şakır şakır yağan yağmuruna.

Hep bir şeyler söylemişti yağmur ona,
Her defasında reddetmişti dinlemeyi.
Ne zaman yağmur yağsa,
Açtı şemsiyesini susturdu yağmuru.
Söylediklerini duymamak istercesine.
Yalnızlığını yüzüne vuruyordu belki,
Ne zaman yağmur yağsa,
Katre katre arttı yalnızlığı.

Düşündüklerinden kaçardı adam.
Koşarak kaçardı.
Koştukça düşünürdü.
Düşündükçe koşardı.
Ne kadar koşarsa koşsun,
Yağmur hep anlatırdı ona,
Yalnızlığını, hiçliğini, tekliğini…

Bu sefer ne kaçacak bir yeri,
Ne koşacak kadar gücü,
Ne de açacak bir şemsiyesi vardı.
Koşulsuz şartsız,
Kıyafetlerini sırılsıklam yapan,
Sokaklarda yankılanan yağmuru,
Dinlemeye mahkûmdu bu gece.

O gece bir dönüm noktasıydı.
Hayatında ilk defa,
İzin verdi yağmurun konuşmasına.
Onu dinlemeye karar verdi.
İzin verdi her hücresinin ıslanmasına.
Yoktu şemsiyesi yanında
Islandı sonuna kadar.

O gece yalnız adam değildi
Yağmuru dinleyen, yağmurla dertleşen.
Belki farklı sokaktalardı,
Ama aynı yağmuru dinlediler,
Aynı yağmur ıslattı adamla kadını.
Birbirlerinden habersiz,
Kurumaya yüz tutmuş toprak misali,
Bir çift kalp kaldı geriye.

-21.03.15-

24 Nisan 2016 Pazar

Mehmetçiğe Mektup

    Ey! Yüce şehitlerimiz, Mehmetçiklerimiz…
    Bu mektubu adını Mehmet olarak andığımız fakat gerçek adlarını bilmediğimiz, vatanı için gözünü kırpmadan cepheye koşan, belki de askerlik yaşı gelmeden şehitlik mertebesine ulaşmış tüm Mehmetçiklerimize yazıyorum.

    Sizlerin orada yaşadığı yalnız bir savaş değil, bir milletin zincirlerini kırarak bağımsızlığını haykırmasıydı dünyaya. O boğaz yalnız bir boğaz değildi, kanlarınız karışmıştı suyuna. O tepeler yalnızca tepe değil, mezarlarınız olmuştu. Çanakkale yalnız bir şehir değil, bağımsızlığımıza açılan binlerce yıllık büyük bir kapıydı sizin sayenizde. Ve sizler yalnızca Ahmet, Mehmet, Hasan isimli gençler değil, milletinin özgürlüğü için kendi özgürlüğünden vazgeçmiş kahramanlardınız.
Sabah oluyor güneş doğuyordu tepelerin ardından. Aynı güneşin batışına sağ çıkıp çıkmayacağınızı bilmiyordunuz. Güneş doğuyordu, güneş batıyordu. Siz her gün yeniden silahlarınıza sarılıp çıkıyordunuz düşmanın karşısına. Allah’ın adıyla atıyordunuz kendinizi havada uçuşan mermilerin önüne. ‘’Vatan’’ diyordunuz, elinizde silah, ayağınızda çarıklarla.

    Daha okulunu bitirmemiş on yedi yaşında Mustafa vardı, nişanlısını bırakıp gelmiş Ahmet, hepsinden genç ama elli yaşında Mehmet amca. Ya Hasan? Yavrusunun canı vatan için feda olsun diye kınalayıp göndermemiş miydi annesi Hasan’ı? Bir an bile düşünmeden, topraklarımıza düşman eli değmesin diye cepheye koşarken geride bıraktıklarınız vardı. Analar vardı, teyzeler vardı geride, dedeler, nineler… Cephedeki evlatlarına her gece dua eden Fatma teyze, nişanlısından mektup bekleyen Hatice, babasını merak eden küçük Ayşe…

    Siz orada yalnızca başka devletlerle savaşmadınız. Günlerce aç, susuz kaldınız daracık siperlerde. Açlıkla, susuzlukla, hayatınızla ve yoklukla savaştınız. Üç adım ötede arkadaşlarınızın öldüğünü gördü gözleriniz. Kocaman bombalar patladı ayaklarınızın önünde. Yeri geldi silahlarınızı atıp süngülerinizle koştunuz ülkemizi elimizden almaya gelmiş düşman askerlerine. Her şeye rağmen öyle onurlu ve öyle gururluydunuz ki, göğüslerinizin tam ortasına demirden bir mermi saplanırken bile yüzleriniz vatan uğruna can vermenin sevincini yaşıyordu. İşte sözlerimiz tam da bu noktada kifayetsiz kalıyor, gözlerimiz nemleniyor, yüreklerimiz titriyordu mertliğiniz karşısında.
Siz söyleyin! Hangi devlet durabilirdi böylesine güçlü yüreklerin karşısında? Seyit onbaşı tonlarca ağırlıktaki mermiyi elleriyle değil o kocaman yüreğiyle kaldırmamış mıydı? Ne için savaştığından habersiz Anzak askeri bile anlamamış mıydı Türk askerinin sırtına bindiğinde esas kahramanın kim olduğunu?

    Bu cephede hiçbir zaman umutsuzluğa yer vermedi kalpleriniz. Siz Mehmetçikler varınızı yoğunuzu ortaya koyup, bu kadar inanmasaydınız zafere, çıkabilir miydik aydınlıktan karanlığa? Mustafa Kemal Anafartalar’da size savaşmayı değil ölmeyi emrederken, ölüme gittiğiniz bu cephede yazılmadı mı koca bir tarih? Hiç düşündünüz mü savaşmayı? Yoksa şehitlik mertebesine ulaşmayı dört gözle bekliyor muydunuz? Size savaşmak değil ölmek emredildiği zaman da her zamanki gibi cesurdunuz. Sonra ‘’Dur yolcu!’’ diye kazınmadı mı o dağlara kahramanlık öykünüz?
Yıl 1915. Yer Çanakkale. Kırmızıya çaldı boğazın rengi, ağladı tüm dağlar taşlar, kanla sulandı memleketin her bir karış toprağı. Dünya tarihine geçecek bir destan yazıldı Çanakkale’de. Ve sizler artık Fatma teyzenin oğlu, Hatice’nin nişanlısı veya Ayşe’nin babası değilsiniz. Sizler canlarını vatanı için feda etmiş, kanlarının her bir damlasını düşman yurduna ayak basamasın diye Çanakkale’de akıtmış olan bu vatanın çocuklarısınız.

    Biliyorum bu kâğıda işlediğim duygularım, kurmak isteyip de kuramadığım cümlelerim sizin kahramanlığınız karşısında yetersiz kalacak. Söyleyin, ne yaparsak ödeyebiliriz hakkınızı? Haklarınız ödenmez Mehmetçik. Yüz bir yıldır unutulmadınız ve bundan sonra da unutulmayacaksınız. Tarih sayfalarından adlarınızı silmeye hiç kimsenin gücü yetmeyecek. Gözünüz arkada kalmasın, bekçileriyiz bu toprakların. Yüce idealleriniz uğruna gittiğiniz mekâna bugün de Silopi’nin, Cizre’nin şehitleriyle sizlere selamlarımızı gönderiyoruz. Ruhlarınız şad, mekânlarınız cennet olsun.

26 Şubat 2016 Cuma

''Bahanesi olmayan tek gerçek.''

   Ölüm hayatın sonu değil sonucudur demiş birisi. Ölüm nedir peki? Bir insanın hayatına saniyeler içinde son veren dört harfli kelime. Yaşamaktan daha kolay olan bir şeydir belki. Yaşamadan asla bilemeyeceğimiz, yaşadıktan sonra da geri dönemeyeceğimiz. Ölüm. Ölüm ölümdür işte. Belki geri dönüş, belki uzun bir yolculuk, belki de gerçekten bir yok oluş. Hayatınızdan sevdiğiniz bir kişinin daha eksilmesi, her eksilenin de yanında sizden bir parça alıp götürmesi. Gidenler için yeni bir başlangıç, kalanlar için hasret dolu, acı dolu günler belki.

    Bir tanıdığınızı kaybetmeden ne kadar keskin, ne kadar ciddi olduğunu kavrayamadığınız, haberi aldığınızda da gerçeklik ile hayal arasında gidip geldiğiniz durum. Kaçacak yer arar, öylece boşluğa bakarsınız, bir köşeye sokuluverirsiniz idrak edebilmek için. Onunla vakit geçirmediğiniz için mi üzülürsünüz, erken gittiği için mi ağlarsınız, ne yapacağınızı bilmediğiniz için midir bu çaresizlik, kavraması zordur. Bir, iki derken bir bakarsınız ağlayamaz olmuşsunuz, hissizleşmişsiniz. Kabullenmekten başka yol yoktur sizin için. Kabullenmek zaman alır, zaman da sevdiklerinizi...

    Etrafınızda sevdiklerini kaybeden birileri olur, baş sağlığı dilersiniz, acısını anlamaya çalışırsınız ya da anladığınızı falan zannedersiniz. Ama sizin sevdiğiniz birinin başına gelmeden, ölümü anlamış sayılmazsınız. Ne zaman ve ne şekilde geleceği asla belli olmayan bir hadisedir ölüm. Aynı zamanda insanların hiç hatırlamadığı hatta yok saydıkları kavram. Dünyanın adaletsizliğini düşündüğünüzde de size ''yeryüzündeki adil olan tek olay'' dedirten şey.


    İnsanlar düşünmeli efendim. Ölümü daha sık düşünmeli, hatta hiç çıkarmamalı aklından. Çıkarmamalı ki, sevdiğinin başına geldiğinde onu sükunetle karşılamayı bilmeli. Ölümün varlığını kabullenmeli. Ben hiç düşünmezdim mesela, etrafımda kaybedenler olurdu ama hiç düşünmezdim sevdiğim birinin bir gün ansızın bizleri bırakıp gidebileceğini. Ne zor şeymiş, sevdiğin birinin ölüm haberiyle yüzleşmek. Ne çok sabır gerektirirmiş, nasıl bir çaresizlik, ne zor bir sınavmış meğer...

     Anneannemi kaybetmeden önce, onun bir gün bizi bırakacağını düşünmedim. O hep orada olacaktı ve biz hep ziyaretine gidecektik, onu her zaman görecektik. Hastalığından dolayı hastanede beklediğimiz günler oldu ama o gitmezdi, çok güçlüydü çünkü. Yanaklarını sıkarak sevdiğiniz, sesli sesli öptüğünüz için sizi azarlayan, sonra da dayanamayıp yaşlanmış elleriyle aynı şekilde sizi öpen, dünyanın en şirin insanı...nasıl bırakıp giderdi ki sizi? Söyleseler inanır mıydınız? Bir gün aklınıza gelir miydi ki acısıyla başa çıkmaya çalışacağınız? Böyleydi işte ölüm, hep zamansızdı ve hep zor bir sınavdı. O sınava girmeden anlayamazdınız, çıktıktan sonra da geç olurdu anlamak için.

    İnsan ne olursa olsun suçlu hissediyor kendini. Tüm günleri o kişiyle geçirmiş olsanız da, gittikten sonra yetmiyor size o günler. Keşke daha çok öpseydim, keşke daha çok vakit geçirseydim, keşke daha çok sevseydim, keşke, keşke, keşke...Keşkeler bitmiyor, sonsuza kadar uzanıyor. Sanki hiç öyle bir olay yaşanmamış gibi, sadece bir yere gitmiş gibi. Aradığınız zaman şu kapıdan içeri girecek gibi hissediyorsunuz. Anılar kalıyor geriye, bir de fotoğraf kareleri. Böyle demişti, buraya gitmiştik, bunu yapmıştık, bunu çok severdi o...

    Diyeceğim o ki, ölüm var arkadaşlar. Ne olursa olsun, idrak edebilmek için başınıza gelmesini beklemeyin. Kim olursa olsun sarılın tüm sevdiklerinize, dört elle sarılın. Çünkü bir gün bunu isteseniz de yapamayacaksınız.

    ''Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...
    Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?''
                                      -Necip Fazıl Kısakürek

23 Ocak 2016 Cumartesi

Geçen günler, günlerden geçemeyen ben.

    Yaşadıklarımı ve düşüncelerimi tarih atarak yazmaya başladığımdan beri, her takvime baktığımda geçen yıl bu zamanlar neler yazmışım veya neler yaşamışım diye düşünürüm. Gözlerimi kapatıp zihnimi zorlarım... bazen hatırlarım dün olmuş gibi, bazen de tek bir an bile gelmez gözlerimin önüne. Günler geçmezken nasıl olur da aylar, yıllar geçer hayret ederim. Geçmez dediğim şeylerin her biri teker teker geçer de, bir ben kalırım geçmeyen, anılara takılmış vaziyette.

    Sonra gecenin bir vakti müziğin içinde kaybolmuşken gözüm masada duran takvime ilişir. Bugünün tarihine bakarım. Yeni  defterim duruyordur tam önümde. Geçen sene bu zamanları hatırlamak niyetiyle hafızamı zorlarım, bölük pörçük o anlar...

    Açarım çekmeceyi, bu sefer elime geçen sene bu zamanları yazdığım defteri alırım. Korkarım sayfaları çevirmeye, elim geri geri gider. Çünkü canımın acısı aklıma gelir yeniden. Unuttuğum, unutmaya çalıştığım belki de kendimi kandırdığım o acı gelir aklıma. Yeniden gelir sızısı, kalbime oturuverir. Canım yandı, çok yandı be canım. Canım yanar, yine yanar canım ilk günkü gibi, hiç geçmemiş gibi yanmaya devam eder. Onunla birlikte ben de yanarım. Sesim çıkmaz hiç. Eskisi kadar değildir şiddeti ama hissederim. Hissetmiyor olmayı dilerim, elimden bir şey gelmez.

    Hani özlem desem değil... sessiz ama derinden bir iç çekiş, biraz burukluk, belki yarım kalmışlık, bir tutam hayal kırıklığı ve aldığı kadar da acı.